19/9/2006 - OĞUL TÜRKEŞTEN MHP'YE GÖNDERME |
10. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı'na delegasyon olarak katılan Aydınlık Türkiye Partisi (ATP) eski Genel Başkanı Tuğrul Türkeş, kurultaya katılmayan MHP lideri Devlet Bahçeli'yi eleştirdi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı övdü. Türkeş, Başbakan'a Sögüt'te yapılan saldırıyı yaklaşan kongre öncesinde tabana mesaj verilmek istenmesi olarak yorumladı.
Eleştirilerin, devlet politikalarının etkileyecek dereceye gelmemesi gerektiğine değinen Türkeş, şu örneği verdi: "80 öncesinde sağın ve solun kamplaştığı bir dönem vardır. Ancak Alparslan Türkeş, ülkücü gençlerin o dönemde başbakan olan Sayın Ecevit'e saldırmasına asla izin vermemiştir."
Şimdiye kadar yapılan kurultaylara MHP genel başkanlarının önderlik ettiğini hatırlatan Türkeş, 4 yıl öncesinde görüştüğü Bahçeli'nin konuya sıcak bakmadığını söyledi. 2001 yılından bu yana ertelenen kurultayın bir yıl önce hükümetle başlayan görüşmeler sonucunda tekrar yapılmasının sevindirici olduğunu kaydetti. Türkeş, Sögüt'te Başbakan'a yapılan saldırılarıyla MHP'nin yaklaşan kongre öncesinde tabanına mesaj vermek isteğini ileri sürdü.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın Türkiye'de yaşayanların milli hassasiyetteki meselelerine önem vermesinin saygıdeğer bir davranış olduğunu kaydeden Türkeş," Muhakkak ki MHP'nin siyasi görüşü sayın başbakandan farklıdır. Ben de sayın başbakanla siyaseten birçok şeyi paylaşmıyorum. Ancak, Sögüt'e gelmeseydi eleştirirdim. Türk Kurultay'ına gelmeseydi eleştirirdim." dedi. Bir insanla siyasi görüş ayrılığının olmasının doğal bulduğunu ifade eden Türkeş, ülkücü insanların başbakanın çevresine doğru saldırmalarına asgaride göz yummanın yanlış olduğunu dile getirdi.
Bir dönem MHP'nin başına geçebilmek için yoğun çaba sarfeden Türkeş, Bahçeli'nin seçimi kazanması üzerine partiden ayrılarak Aydınlık Türkiye Partisi'ni(ATP) kurdu. 3 Kasım 2002 seçimlerine DYP ile ittifak halinde girdi. Ancak barajı aşamadığından parti genel başkanlığından ayrıldı.
|
| • 8 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
19/9/2006 - ENİS ÖKSÜZ,BAHÇELİ'Yİ TOPA TUTTU |
Anasol-M hükümetinin Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, Vakit yazarı Serdar Arsevenin sorularını yanıtlarken, MHP lideri Devlet Bahçeliyi topa tuttu.
Enis Öksüz, Anasol-M döneminin Ulaştırma Bakanıydı. MHP"nin, camiayı aşağılayan Ecevit ailesine teslim olduğu ve başta kirli medya olmak üzere, çıkar gruplarının güdümüne girdiği yönünde ki görüşlerin özellikle ülkücü taban tarafından sıkça dile getirilmeye başlandığı bir dönemde, çıkışlarıyla dikkat çekti. Özellikle, uluslar arası sermaye gruplarıyla işbirliği içinde çalışanlarla karşı karşıya geldi. Türk Telekom"un yönetim kurulu üyelerinin ABD tarafından belirlenmesine karşı çıktı. Atayacağımız bürokratları bile ABD belirleyecekse, burada bulunmamızın anlamı yok dedi. Öksüz"ün, ABD"ye direnmesi üzerine dönemin it hal Devlet Bakanı Kemal Derviş"e destek verince, Öksüz için tek yol kaldı: Onurlu istifa
Söğüt"teki Ertuğrul gazi Şenlikleri"nde yaşanan Ak Parti MHP gerginliğinden beş gün sonra bir basın toplantısı düzenleyen Bahçeli, başbakan Erdoğan"ı teslimiyetçilikle ve diktatörlükle suçlayınca tartışmalar yeniden alevlendi.
Vakit yazarı Serdar Arseven MHP"nin duruşunu değerlendirmek amacıyla en yetkili isim olan Enis Öksüz ile bir röportaj yaptı.
Röportaja Enis Öksüz"ün Bahçeli"ye yönelttiği sorular röportaja damgasını vurdu. Enis Öksüz MHP lideri Bahçeli"ye şu can alıcı soruları yöneltti:
- İdam cezasının kaldırılmasını sağlamak için MHP"li 5 komisyon üyesini çekmediniz mi?.. Böylece Apo"nun idamını önlemiş olmadınız mı?
- Rahşan Hanım"ın ülkücülere yönelik yenilir-yutulur olmayan hakaretlerine Bülent Ecevit sesini çıkarmazken; sırf Ecevit"i eleştirdi diye Ali Güngör"ü partiden atan siz değil misiniz?
- Türk Kurultayı"nda demir dövmek yerine, dava arkadaşını döven anlayışa nasıl güvenelim? Sadi Somuncuoğlu"ndan, Ali Güngör"den ve Enis Öksüz"den ne istediniz?
- Tayip Erdoğan"la yan yana yürümeyi içine sindiremeyen siz, ABD"nin tahsilat memuru Kemal Derviş"le aynı yolda yürüdüğünüz için pişman değil misiniz?
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/9/2006 - BAHÇELİ 'ÇOK 'UYUMLUYDU |
18 Nisan 1999'daki seçimlerden ikinci parti olarak çıkan Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP, daha baştan Fazilet Partisi ve DYP'yi koalisyon seçeneğinin dışında tuttu, Ecevit ve Yılmaz'ı ehven gördü. Dönemin konjoktürü Bahçeli'yi Ecevit'i başbakan yapmaya zorladı. Koalisyon görüşmeleri sırasında ilk kriz, DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit'in MHP aleyhtarı açıklamalarıyla çıktı. Birinci "Rahşan krizi"ydi bu. Rahşan Ecevit, koalisyon görüşmeleri sürerken bir gazeteye yaptığı açıklamada MHP hakkındaki kuşkularını dile getirerek, "Dişi bir kurtla bir Türk'ten türedik, son Türk devletini biz koruruz, dediler. Çocukları, gençleri silahlandırdılar. Sayısız canlar aldılar. Çetelerle kucaklaştılar. Bunlar unutulur mu? Kaba kuvvetle siyaset yapmaya kalkanlar, demokratik anlamda parti sayılamaz. Buna bir de din istismarı katılırsa milli birlik, laiklik ve demokrasi zedelenir. Umarım değişmişlerdir. Yine umarım ve temenni ederim ki, hayırlı bir Hükümet ortaklığı kurulabilsin" diyordu.
Rahşan özür dilemedi
Beklenmedik bir anda gelen bu sözler, MHP'yi sarsmaya yetti. Bahçeli, Bülent Ecevit'e rahatsızlıklarını iletti. Ecevit'ten beklediği cevabı alamayan Bahçeli bir açıklama yaparak, "sevgide serbestlik, saygıda mecburiyet vardır" sözünü hatırlattı. DSP'nin özür dilemesini isteyen Bahçeli'ye Bülent Ecevit, "Rahşan Hanım adına özür dileme durumunda değilim. Rahşan Hanım'ın da buna gereksinim duyacağını sanmıyorum" karşılığını verdi. MHP Rahşan Ecevit'in zehir zemberek suçlamalarını sineye çekti.
MHP eski MHP değil
MHP lideri Bahçeli, Hükümetle uyum uğruna pek çok yanlış uygulamaya imza attı. Memurlar Hakkında Kararname gibi. Memurlar Hakkındaki Kararname, memurların irticai faalileyetlere karıştıkları iddiasıyla meslekten men edilmelerini sağlıyor. Son derece tehlikelive haksız mağduriyetlere neden olabilecek MHK'nın yasalaşması için büyük bir çaba gösterildi. Toplumun, memurların, sivil kuruluşların tepkisine neden olan MHK, Cumhurbaşkanı Sezer'den veto yedi. MHP ve ortakları bu kez kanunu ikinci kez aynen gönderdiler, ancak yine veto edildi. MHP'li Bakanlar ve milletvekilleri bile MHK'yı savunamadılar. Bahçeli, Hükümetle uyuma o kadar önem verdi ki, kendisini zora sokacak uygulamalara vize verdi. Yolsuzlukla ve yoksullukla mücadele konusunda doğru dürüst bir şey yapılamadığı gibi, Şeker ve Tütün yasaları ile çiftçi bir daha belini doğrultamaz duruma düşürüldü. IMF ile yapılan anlaşmaların ve Ulusal Programda MHP'nin de imzası var. Bayındırlık Bakanı Koray Aydın'ın, deprem konutlarıyla ilgili iddialar nedeniyle istifası partinin imajını sarstı. MHP Özelleştirmelerde de beklenen direnci göstermedi. Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz'ün Telekom krizine dayanamayarak istifa etmesi, MHP'nin statükoyla kavgası açısından dönüm noktasıydı. Enis Öksüz-Kemal Derviş arasındaki uzlaşmazlık, MHP'nin Öksüz'ü feda etmesiyle aşıldı. Ülkücü camiaya göre Öksüz IMF'e kurban edildi.
İkinci Rahşan Ecevit krizi
Rahşan Ecevit'in af konusunu gündeme getirdiği günlerde kaolisyonda ciddi sorunlar yaşandı. Rahşan Hanım'ın, Koalisyonu bozma pahasına Haluk Kırcı'nın affına karşı çıkacağı restine, Bançeli "Milliyetçiler koltuk meraklısı değil. Ülke ve inanç sevdalılarıdır. MHP için iyi suçlu, kötü suçlu yoktur" diyerek cevap verdi. Bu arada affedilmesi için MHP'ye mektup yazdığı belirtilen Haluk Kırcı için partililerini uyaran Bahçeli, "Bu kişiyle ilişkilerinizi hemen kesin. Yoksa ülkücü camiaya zarar verirsiniz" diyerek uyarıda bulundu. Kırcı'nın af kapsamı dışında tutulması, MHP tabanını rahatsız etti. MHP'nin Hükümetle uyum uğruna parti kimliğinden hızla uzaklaştığına inanan bir grup milletvekili Bahçeli'ye mektup yazdılar. Aralarında Edip Özbaş'ın da yer aldığı grubun yazdığı mektupta, MHP'nin yoksulluk ve yolsuzlukla mücadeleyi yönetimde hakim kılma iddiası ile millete taahütte bulunduğu hatırlatılıyor, "Milletimizin yoksullaşma ve yolsuzlukların nedeni olarak görülen kişi ve kurumlar ve bu arada MHP'yi bir zulüm taşeronu olarak algılayabileceği ve mutlaka hesabını soracağı akıllardan uzak tutulmamalıdır" deniliyordu. Mektupta, ayrıca "Dini ve manevi konularda Müslüman Türk insanını rahatsız eden uygulamalara, Bayrak tüzüğü, Polis kolejine alınacak öğrenciler için sadece İmam-Hatiplilerin dışarda tutulması gibi çıkarılan mevzuatlara yenileri eklenmiştir" ibaresine yer verildi. MHP'nin ideolojik çizgisine aykırı bir uygulaması, Çin Devlet Başkanı Zemin'e Devlet Nişanı verilmesiydi. Olay dış Türkler meselesine duyarlı olan camiada soğuk duş etkisi yaptı.
Bahçeli gerçeği gördü
57. Hükümetin uygulamalarına ortak olan MHP ve Bahçeli, DSP içinde planlanan ve MHP'yi devre dışı bırakan bir Hükümet seçeneğinin denenmek istenildiği iddiasıyla erken seçime gitme çağrısı yaptı. Bahçeli'nin çağrısı yankı buldu. MHP, 5 yıldır Türkiye'yi bir krizden diğerine sürükleyen beceriksiz yönetime 3 yıl ortaklık etti. Milleti devletten soğutan uygulamalara sessiz kaldı, eski dönemden kalma şaibeli siyaset adamlarını sırtında taşıdı. Bahçeli'nin uyumu konusunda ANAP lideri Yılmaz geçen Nisan'da, "Hükümette uyum, bütün ortakların katkısıyla sağlandı. Bahçeli hakikaten yapıcı bir rol oynadı. Ben, MHP'nin AB'ye karşı olduğuna inanmadım. Aksi halde ne ulusal programı kaleme alabilirdik, ne de adımları atabilirdi" diyordu. MHP iktidarının ilk günlerinde MHP'ye yağdanlık yapan medya organları, seçimlerden önce MHP aleyhtarı yayın yaptılar. Bahçeli, seçimden sonra yaptığı bir konuşmada, medyada MHP'ye karşı sistematik bir ambargo uygulanıldığını, bazı siyasi şahısların ise bilinçli olarak ön plana çıkarıldığını ileri sürdü. Bahçeli, "MHP'siz hükümet" senaryolarından sonra "MHP'siz Meclis" senaryosunun başarıyla sahnelendiğinin ortaya çıktığını ifade ediyordu. 18 Nisan 1999'daki seçimlerde halktan büyük destek alan MHP, bu desteğin hakkını veremedi. MHP tabanı, Bahçeli'nin Ecevit ve Yılmaz'a 3 yıl neden mahkum olduğunu merak ediyor. MHP 3 Kasım'da barajı aşamadı, ama 1995'deki oy oranını muhafaza etti. MHP de pek çok parti gibi iktidar oldu, muktedir olamadı. MHP'yi şimdi Meclis dışı muhalefet bekliyor
Halka verilen sözler yerine getirilmedi
MHP, Öcalan'ın idam dosyasının Başbakanlık'ta bekletilmesi karşısında da ciddi bir girişimde bulunmadı. MHP'den Kahramanmaraş Milletvekili Edip Özbaş, Mayıs 2002'nin sonunda Başbakan Bülent Ecevit'le ilgili bir Meclis soruşturması hazırladı, imzaya açtı. Bu soruşturmada, Öcalan'la ilgili mahkumiyet dosyasının Başbakanlık'ta kanunsuz olarak bekletildiği dile getiriliyordu. Önergenin altına 55 imza atılmayınca, önerge TBMM Başkanlığı'na verilemiyordu. Önergeye MHP'den sadece Sadi Somuncuoğlu, Mesut Türker imza koydu. Özbaş'ın önergesi ortada kaldı. Köklü bir MHP'li olan ve 12 Eylül öncesinde işkencelerden geçen Özbaş da partiden istifa etti. Özbaş, "Vatandaşlarımız tepkisini her zeminde dile getirmeye çalışırken susturuldu. MHP taban olarak bu rahatsızlıktan en fazla etkilenen kesim. MHP seçim meydanlarında gerek tabanına gerekse halka verdiği sözü üst yönetim olarak tutmadı. Gerek hükümette gerek parti yönetiminde basiretsiz idareciler gibi göründüler. Bu güç durumdan seçime giderek kurtulmak istiyor" diyordu. MHP seçim kararı alındıktan sonra Hükümet ortaklarını Öcalan dosyasını bekletmek ve PKK'ya yataklık etmekle suçladılar. Ne var ki 3 yıldır Hükümetin içinde olan MHP, kamuoyunu ikna edemedi. Zaten MHP yöneticileri de daha baştan itibaren idam konusunda ısrarlı olmayacakları şeklinde açıklamalar yaptılar sık sık.
Somuncuoğlu'na taciz
MHP'nin üçüncü tavizi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan Sadi Somuncuoğlu'na yönelik tutumuydu. Görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Demirel'in görev süresinin uzatılmasına imkan verecek yasa tasarısında da MHP'liler hükümetin diğer ortaklarıyla ters düştüler. Bahçeli, 5+5 formülüne direnen MHP'li milletvekillerini engellemekte çok zorluk çekti. Hükümetin ortak adayı olan Anayasa Mahkemesi Başkanı A. Necdet Sezer karşısında, parti grup kararına rağmen Cumhurbaşkanlığına aday olan Devlet Bakanı Sadi Somuncuoğlu MHP'de krize neden oldu. Bahçeli'nin Somuncuoğlu'nu ikna çabaları sonuçsuz kaldı. Bir grup MHP'li milletvekili, Meclis binası önünde Somuncuoğlu'nu, şoförünü, korumalarını taciz ettiler. MHP'li milletvekilleri Somuncuoğlu'nu ihanetle ve töreye uymamakla suçladılar. Bu olayı herkes TV'lerden kare kare izledi. Somuncuoğlu, adaylıkta ısrar etti ve Bahçeli tarafından görevinden azledildi. Somuncuoğlu azledilmekle kalmadı ihraç kararıyla parti disiplin kuruluna verildi. Somuncuoğlu'na yönelik tacizler, MHP yönetimini zor duruma soktu. Somuncuoğlu, 12 Eylül öncesinde MHP Genel Başkan yardımcılığı ve Niğde Milletvekiliydi, MHP'nin en eski yöneticilerindendi.
Enis Öksüz: Teslimiyetçiliğin adı uyum oldu
1999 seçimlerinde benim de içinde bulunduğum MHP'nin milletimizden gördüğü güven ve desteğin temelinde yolsuzluk, hırsızlık, yalancılık, tembellik, bölücülük ve vurdumduymazlıklara karşı MHP'nin çare olacağına, hesap soracağına olan inanç vardı. Milletimiz yoksulluktan, işsizlikten, gelecek korkusundan, eğitimsizlikten, MHP sayesinde kurtulacağına, zenginlik, adalet ve kültürel birlik içinde karnı tok, başı dik yaşayacağına inanmıştı. İlk bir yılda bakanlarımızın başarılı çalışmalarını, deprem felaketine rağmen alınan çok olumlu sonuçları gördükçe insanların sevinci ve güveni artıyor. Oy vermeyenlerden 'keşke elim kırılsa da başka partiye oy vermeseydim' diyenler çoğalıyordu. Önde gelen MHP yöneticileri ise, bu itibar yükselmesini ve kararlı duruşu sürdürmek yerine, verdiği sözleri unutmaya yöneldi. Tek başına iktidar olmaktan ve büyümekten başarılarını bile anlatmaktan korkar oldular.
Yolsuzlukla, hırsızlıkla mücadele taahhüdü çiğnenmiş, aklama paklama operasyonlarına girilerek, gerçeklerin yargı yoluyla ortaya çıkarılması engellenmiştir. Kirlilik azalacağına artmıştır. Banka hortumcuları, ihale, satın alma, görevi kötüye kullanma gibi suçları işleyenlerin cezalandırılmasını askıya alan, erteleyen, bir bakıma affeden kanunları çıkarılmıştır. Türkiye'de fakirliğe ve soyguna sebep olanların işleri bir bakıma kolaylaştırılmıştır.
Teslimiyetçiliğin adı uyum olmuştur. MHP'li vatandaşlarımız ve geleceğimizin teminatı olan gerçek ülkücülerimizin, neler olup bittiğini anlatamaz ve anlayamaz hale getirilerek başları öne düşük, mahcup insanların ezikliğini yaşamaya mahkum edilmiştir. Yöneticilerimizin ve milletvekillerimizin bir kısmı kahrolurken, asıl yetkililer asla tavırlarını değiştirmemişlerdir. Pek çok parti mensuplarımız mahcubiyetten partilerini terk etmeye başlamışlardır.
Başörtüsüne kökten çözüm!
MHP'nin ilk şaşırtıcı uygulaması Antalya Milletvekili Nesrin Ünal'ın başörtüsünü çözmesiydi. FP İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı ile gündeme gelen başörtüsü krizine 1999 Mayıs ayında yapılan MHP 1.Eğitim Semineri'nde değinen Bahçeli, partisinin Antalya Milletvekili Nesrin Ünal'ın, Meclis'in açılışında başını açmaması halinde, "milletvekilliğinden istifasını isteyebileceğini, gerekirse genel başkanlık yetkisini kullanarak MHP'den de istifasının istenilebileceğini" söyleyerek bu konudaki fikrini açıkca beyan etti. Başörtülü olarak seçilen Nesrin Ünal, yemin töreninde başını açtı. Meclis binası içinde başını açan, dışarda örten Ünal'ın tutumu MHP'nin başörtüsü konusunda pek birşey yapmak niyetinden olmadığını gösterdi. Seçimlerden önce başörtüsü sorununu Meclis'te çözeceklerini söyleyen MHP, Hükümette kaldığı sürece bu konuyu gündemine almadı, bu konuda herhangi bir girişimde de bulunmadı. Aksine MHP'li hükümette başörtüsü sorunu İlahiyat Fakültelerine kadar sıçradı.
Rahşan'a şefkat, Güngör'e ihraç
İçel Milletvekili Ali Güngör af tasarısının TBMM'de görüşülmesi sırasında kürsüden yaptığı konuşmada Ecevit'i sert şekilde eleştirerek, "Şimdi DSP'li sayın üyelere fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünki Sayın Ecevit'in geleneğine vatan hainlerini affetmek fazla yabancı gelen bir husus değildir." dedi. Son sözleri nedeniyle Güngör MHP'den ihraç edildi. Güngör, MHP Müşterek Disiplin Kurulu Başkanlığı'na yazdığı yazıda, "MHP'nin Sayın Genel Başkanı. Diyarbakır'da kucaklaşıp öpüştüğü HADEP'lilere, Pişmanlık yasası ve Basın suçlarının ertelenip ve fakat daha sonra af kapsamına alınan 312. Madde ile affedilmesini sağladığı Erbakan'a Sayın Demirel'in veto edildiği Af yasasına girmemesi için direnip daha sonra çıkarılan şartla salıverme yasası ile affettiği PKK ya bilerek yardım ve yataklık edenlere, partimizin hemen hemen tamamını katillikle suçlayan Rahşan Ecevit'e gösterdiği hoşgörü ve toleransı demokratik hakkını kullanarak T.B.M.M kürsüsünden konuşan Milletvekiline göstermemiş onun ihracını istemiştir" diyordu. Bahçeli, Hükümetle uyum adına en yakın dava arkadaşı Ali Güngör'ü tasfiye ediyordu. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/8/2006 - YORUM SİZİN! |
DÜNYALARI Çıldırma noktasına gelmiş, öfkeden tir tir titriyor olsam da, “Git başımdan kör şeytan!” deyip, sabrettim bugüne kadar!.. Biliyordum ki; Kalemimden çıkan ifadeler “eleştiri” sınırlarını aşacak, “hakaret”e varacaktı!.. Evet, “yedi sülâle”lerine bile basacaktım sinkafı!.. Sabrettim!.. Öyle ya; “Haddinden fazla şiddet, gayedeki hikmeti yok eder”di!.. “Şiddetli bir sövgü” yazısı yazmaktansa, susup, sabrettim!.. Ne var ki; Bu defa da “ucuzcu politikacılar” girdi devreye ve onlar aldı sazı ele!.. Böyle olunca, ben de daha fazla sabredemedim!.. TAYYİP’İN ÇOCUKLARI Neymiş?.. Tayyip Erdoğan, çocuklarını niye Amerika ve Avrupa’ya göndermiş de, Arabistan’a yollamamış!?! Bir başkası, ayrı havalarda dımbırdatıyor sazı; “Nerden geliyor bu değirmenin suyu?” Daha, duyduğum ilk gün atmıştı tepemin tası!.. “Be ahmaklar, be geri zekâlılar, be dunkoflar!” diye bağırmışım!.. Kendime nasıl geldiğimi bilemiyorum, ama “gazete” kisveli “paçavra” paramparça duruyordu elimde!.. Böylesine bir “öfke”ydi işte!.. Gelin de, öfkelenmeyin... Adam “geri zekâlı” ya; ensesi kalın, göbeği şişkin bir “beyin özürlü” ya, düşünemiyor işte!.. Sayfalarında, boy boy “fahişe” fotoğrafları yayınlayarak “karı ticareti” yapan bu pezevenk, “Çocuklarını niye Amerika ve Avrupa’ya yolladın?” diye soruyor da, “Niye Türkiye’de okuyamıyorlar?” diye sormak gelmiyor aklına!.. Gelmesi için, “akıl” gerek, “beyin” gerek!.. Ama, tüm hayatı, “Ağız-Mide-Anüs” üçgeninden ibaret olan “karı tüccarı”nda akıl ne arasın?.. Olsaydı; Sadece Tayyip Erdoğan’ın değil, birçok çocuğun “öğrenim özgürlüğü”nün yasaları takmayan despotlar tarafından ellerinden alındığını, onlardan bir kısmının ya “okulu bırakmak”, ya da “dışarı gitmek” zorunda kaldığını düşünür ve ona göre başlık atardı!.. Tabiî; Bazı “ucuzcu politikacılar” da; “tuzluk”ları kapıp, “hıyarım var” diyen bu “Bab-ı Telli hıyarları”nın peşinden koşmazdı!.. SİZ DEĞİL MİSİNİZ? Ulan salaklar; Bu ülkeyi böylesine “yaşanmaz” ve “okunmaz” hale getiren sizin gibi “leş kargaları” ve sizi “kılavuz” edinip de “burunları boktan kurtulmayan” millet düşmanları değil mi?.. Ulan ahmaklar; “Sizler” ve sizlerin gaz verdiği “tuzu kuru” bürokratlar değil mi, o çocukların incecik bileklerine “kelepçe” taktırtan?.. Siz değil misiniz; O çocukları, “okumak” için geldikleri okulların önlerinden alıp da, onlarca kilometre ilerdeki ilçe ve beldelere yapayalnız bıraktıran?.. Kalkmış; “Niye Avrupa ve Amerika’ya gönderdin?” diye soruyor!.. Analarının “günah eseri” olarak dünyaya gelmiş bu “tezek yığınları”na ve onların gazına gelen “uyanık görünümlü salak politikacı”lara söyleyeceğim çok söz var, ama bunlara ne söylesen boş!.. Çünkü söz; “Adam”a söylenir!.. Erkek kılıklı “madam”lara ne söylesen kâr etmez!.. CAMDAKİ DUYURU Şu işe bakın ki; Tam da, “eblehler güruhu”nun topyekûn saldırıya geçtiği günlerde, Ankara’daki “Bremen Mızıkacıları” da başladı böğürmeye!.. Evet, evet, onlar da “tüy” dikti!.. Zaten; Bunca “necaset yığını”nın ortasına, bir de “tüy” lâzımdı!.. O eksiği de, Balgat’taki Dr. Binnaz Ege-Dr. Rıdvan Ege Anadolu Lisesi yönetimi tamamladı!.. Televizyonda görmüş olmalısınız; Anadolu Lisesi yönetimi, bir “duyuru” asmış okulun camına!.. Demişler ki; “Okula kaydını yaptıracak öğrencilerin VELİLERİ DE, son altı ay içinde çekilmiş BAŞI AÇIK FOTOĞRAF getireceklerdir!” Oha!.. Höst!.. Ve de, çüşşş!.. Be adamlar; Bu “yasadışı zorbalığınızın” yasası nerde, anayasası nerde?.. Bilin ki; Bu ülke, sizin “keyfî karar”larınıza boyun eğecek kadar sahipsiz değil!.. SORMAZ MIYIM? Sormaz mıyım ben şimdi; “fahişe”lerle düşe kalka, “beyinleri orospulaşmış” embesillere; Söyleyin ulan; çocuğu bu okulu kazanmış “başörtülü” ana ne yapacak şimdi?.. “Müdür” kılıklı “yarma”nın, hiçbir “yasa”ya dayanmayan bu “ceberrutluğuna” boyun mu eğsin o kadıncağız?.. Yoksa; Alsın çocuğunu, “yurtdışı”na mı göndersin?.. Söyle ulan salak; O zaman da atacak mısın “manda boku” büyüklüğündeki o manşetleri?.. Soracak mısın yine, “Niye Avrupa ve Amerika’ya gönderdin?” diye?.. Be “embesil” adam; İşte senin “düşünme özürlü kafa”nın “Türkiye”yi getirdiği nokta!.. Sen ve senin gibi “homoseksüel beyinli” ve “fahişe kafalılar”dır ki, bu ülke insanını “elin kabukluları”na mecbur ve mahkûm etmiştir!.. Sen ve senin gibi “halk düşmanları”dır ki, kendileri de birer “sünnetli” olmalarına rağmen, elin “kabukluları”ndan çok daha fazla “düşman”dırlar bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına!.. NE VERDİNİZ ÜLKEYE? Haa, böyle yaptınız/yapıyorsunuz da, bir bok yiyebildiğiniz mi var?.. Yani; “Başörtülü”lere karşı, ağzından salyalar akıtan “kuduz köpekler” gibi saldırıyorsunuz da, bir “icat”, bir “icraat” mı yapabiliyorsunuz?.. Ne yaptınız bu ülke için?.. Çaktığınız “tek bir çivi” var mı?.. Söyleyin ulan; “IMF’den borç para” alıp, bu paraları da “Ağız-Mide-Anüs” üçgeninde ve de “uçak”larla gittiğiniz “fahişeler”in yataklarında iç eden siz değil misiniz?.. Hani, ne yaptınız o “para”ları?.. Söyleyin, “kaçıncı sınıf fahişe”lere neler hediye(!) ettiniz “vizite ücreti” olarak?.. Siz var ya; Hiçbir boktan çakmayan, “borç para”larla keyif çatan, bu milletin insanlarına “höt” demekle “güçlü” olduğunu sanan ve de gariban insanlardan başka hiç kimseye söz geçiremeyen “kene”lerden, 65 milyonun sırtından geçinen “asalak”lardan, milletin kanını emen “vampir yarasalar”dan başka hiçbir şey değilsiniz!.. Siz var ya; Değil bu ülke için “hizmet” vermeyi, değil bu ülke için “mücadele” etmeyi, yan gelip yatmaktan büyüyen “popo”larınızı bile kaldıramazsınız yerden!.. Kıçınız kalksa, göbeğiniz kalkmaz!.. Söyleyin; “Vücut” diye taşıdığınız et parçalarının “dışkı çuvalı”ndan ne farkı var?.. BİR GÜN HESAP DÖNER Tamam, “devir” sizin devriniz!.. IMF’den gelen paraları, “aksırıncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya, çatlayıncaya” ve lavobalara koşup “kusuncaya” kadar yiyin!.. Çünkü; Bu “han-u iştaha” sizin!.. Peki de; Atalarımızın, “elden gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz” dediği gün gelip çatar da, IMF kaynağı kurursa ne yapacaksınız?.. Ya da; “Ödeyin şu borçları!” derse IMF’ciler?.. Söyleyin hele; “höt” dediklerinde ne yapacaksınız?.. Hele deyin bana, o zaman “neyinizi” vereceksiniz? Diyelim ki; “Güneydoğu”yu verdiniz, “Kıbrıs”ı da verdiniz!.. Peki, ya sonra?.. Sıra “don”larınıza geldiğinde ne yapacaksınız, doğrusu pek merak ediyorum!.. Korkarım ki; Bir gün gelecek, “Kıçına nişadır sürülmüş eşekler” gibi son sürat koşacaksınız Avrupa’ya, Amerika’ya doğru!.. Demedi, demeyin; Az kaldı o günlere!.. Siz, yine de bugünlerinizi iyi değerlendirin!.. Yiyip yiyip “öğürme”ye, içip içip “böğürme”ye, gücünüze güvenip “buyurma”ya devam edin!.. Ama bilin ki; Mazlumun ahı, indirir şahı!. Bunu, sakın unutmayın!.. Hasan KARAKAYA |
| • 3 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
23/8/2006 - YORUM SİZİN |
İŞ BULAMAYAN VEKİL TEMİZLİKÇİ OLDU ( Yorum sizin )
Kendisi, eşi ve çocuklarından oluşan bir kadroyla temizlik hizmeti veren eski vekil, kısa zamanda şirket kurup işleri büyütmeyi hedefliyor. Temizlik işlerinin yanı sıra müşterilerinin alışverişini de yapan Friedrich, “Alın teriyle para kazanmak ayıp değil.” diyor. Kocası fayansçı olan eski bayan parlamenter, dikiş-nakış konusunda meslek eğitimi almış. 30 yıl yerel bazda politika yaptıktan sonra 1998 yılında milletvekili seçilmiş. Eski Başbakan Gerhard Schröder’in erken seçime gitmesi üzerine 2005’te Federal Meclis üyeliği sona ermiş. Lilo Friedrich, milletvekilliği bitince hastane veya huzurevlerinde yardımcı eleman olarak çalışmak istemiş; bütün kapılar yüzüne kapanmış.
Lilo Friedrich, milletvekilliği bitince yaşadığı zorlukları şöyle anlatıyor: “Vatandaş bizi belirli bir dönem için seçiyor. Milletvekili seçiliyorsak hayatımız boyunca milletvekili kalacağız diye bir kural yok. Milletvekilliği yolu kapandığı sırada yaşım henüz 56 idi ve ne yapacağım diye düşündüm. Almanya’da milletvekilleri eğer tekrar seçilemezlerse milletvekilliği yaptıkları yıl sayısına denk ay için geçiş dönemi parası alıyor. Ben 7 ay aldım. Ondan sonra para kesiliyor. Ancak ben bu paranın bitmesini beklemeden ne yapacağımı düşündüm. Önce sağlık sektöründe hastanelerde veya huzurevlerinde yardımcı eleman olarak çalışmak istedim. Henüz Berlin’deki büromu kapatmadan büro elemanlarımın yardımı ile iş başvurusu dilekçelerini yazmaya başladım. Ama ya ‘yaşlısın’ dediler, ya da ‘çok para istiyorsun’ dediler.”
Bu sektörde iş bulamayan Friedrich, moda konusunda kendisine güvendiği için moda mağazalarına satış elemanı olarak başvurmuş. Ama yine ‘yaşlısın’ cevabıyla karşılaşmış. “Bu dönemde ne kadar iş başvurusu dilekçesi yazdım bilmiyorum, her halde 100’e yaklaşmıştır.” diyen eski milletvekili, burada umduğunu bulamayınca bu kez temizlik hizmetlerini araştırmaya başlamış.
Temizlik işine girme fikri ise huzurevinde kalan annesini ziyarete gittiğinde aklına gelmiş. Friedrich bu süreci şöyle anlatıyor: “Annem huzurevinde yaşıyor. O ve onun gibi huzurevinde yaşamak zorunda kalan birçok yaşlı ve özürlü insan, ‘Eğer bize evimizde bulaşığımızı yıkayacak, ev işlerini yapacak, merdivenleri silecek ve gerekli temizliği yapacak, alışverişe gidecek eleman olsaydı huzurevine daha geç giderdik.’ diyordu. Ben bu alanda bir boşluk olduğunu anladım. Böylelikle kendi firmamı kurdum. Şimdi temizlik dahil bütün işleri yapıyoruz. Pencereleri temizleme işini kocam Karlheinz yapıyor.” diye konuşuyor.
Bu işi yapmaya başladığının duyulmasından sonra medyanın ilgisinin de arttığını söyleyen Lilo Friedrich, “Ben bugüne kadar şuna inanırdım. Almanya’da çalışmak isteyen insan isterse iş bulur. Ama bunun böyle olmadığını kendim iş arayınca gördüm. Toplumumuzda maalesef 50 yaşından itibaren artık iş bulma şansınız yok. Politikacılar gerçi emeklilik yaşını 67’ye çıkarmayı tartışıyor; ama iş yoksa bunu 67’ye değil 70’e çıkarsanız ne olur? İşte ben de 50 yaşının üstündekilerin de bir şansı var mesajını vermek için medya ile konuşuyorum.” diyor.
Ancak Almanya’da her yıl yüz binlerce gencin meslek eğitim yeri bulamadığını ve bu toplumda sadece yaşlıların değil, gençlerin de ekonomik sürece dahil olma sorunu olduğunu hatırlattığımız Lilo Friedrich, kendi oğlundan da örnek vererek şunları söylüyor: “Bu doğru. Benim oğlum 21 yaşında. O da satış elemanlığı alanından meslek eğitim yeri bulmak için 100’den fazla yazılı başvuruda bulundu. Ülkemizde büyük şirketler artık toplumsal sorumluluklarından tamamen sıyrılmış durumdalar. Buradaki insanlar ile para kazandılar, büyüdüler ama şimdi tek rehberleri para olmuş. Bugün yöneticiler adeta ne kadar işçi atar ve hissedarların payını yükseltirse o kadar fazla para alıyor. Eskiden bir şirket yöneticisi, elemanlarını tanırdı. Şimdi bu yok. Ekonomimizde toplumsal sorumluluk şuuru yok. Varsa yoksa para. Bu büyük bir sorun. Bu iş nasıl çözülür pek bilemiyorum.”
(Zaman)
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2006 - FAKİR YAPARSA! ZENGİN YAPARSA ALEM! |
Fatih Akka ve Fatih Ay'ın haberi
Çankaya Belediye Başkanı CHP'li Muzaffer Eryılmaz, belediye bağlı Ahlatlıbel Spor ve Sosyal Tesisleri'nde bedava dağıtıldığı ileri sürülen Cumhuriyet gazetelerini "bazı hayırveser vatandaşların tedarik ettiğini" söylemişti. CHP'li Başkan Eryılmaz, "Hayırsever, tedarik ettikleri Cumhuriyet gazetelerini belediyemiz tesislerine getiriyor, biz de dağıtıyoruz. Maliyeti tamamen onlara ait" şeklinde konuşmuştu.
Ancak Cumhuriyet gazetelerinin bizzat belediye görevlileri ve araçları ile gazetenin Ankara temsilciliğinden alınıp sosyal tesislere getirildiği kara kare görüntülendi. İşte o görüntüler:
 


4 Yer Çankaya Belediyesi'nin Ahlatlıbel Spor ve Sosyal Tesisleri. Saat, 08.45. 06 AG 2601 plakalı araçla getirilen gazeteler istifleniyor.
5 Fotoğraflarda da görüldüğü gibi, Cumhuriyetleri, gazetenin temsilciliğinden gazete yükleyenler, belediyenin sosyal tesislerine indirenler ve burada bedava dağıtımını yapanlar, belediye personeli... Üzerlerinde de Çankaya Belediyesi amblemli tişörtler var.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2006 - 'KÜRDÜM,FETTULLAHÇIYIM' |
SAM Amcamızın petrol bekçisi üç-beş Arap emirin yönetimindeki Suudi Arabistan'ın Kralı Abdullah geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye geldi biliyorsunuz. Arap Kral'ın ultra lüks harcamaları (mesela Kapalıçarşı'dan 1 milyon dolarlık halı alması ve de saireleri-düş gücünüzü kullanın burada...) malumunuz.
· İslam'da büyük günahlardan biri olan 'israf'ın yaşayan en öndeki temsilcisi durumunda dolaşan SAM Amcamızın petrol bekçisi Arap Kral'ına ağır eleştiriler getirilir iken (Arap hanedanların bu ultra gösteriş ve de SAM AMCAMA -biat halleri- nedeniyle tahtları sarsılmakta, uzmanlara göre radikal İslam'ın birinci dereceden hedefi haline gelen Suudi Arabistan'da özellikle son aylarda hanedan ile radikal İslamcılar arasında sert çatışmalar-ağır protestolar giderek tırmanmakta, 1 yıl içinde BOP ateşi hanedanlara da düşeceğe benziyor) neyse, kapatıp parantezi-sadede dönelim, bendeniz 'yok bu kadar olamaz artık' derken, geçenlerde okuduğum bizden bir haber asi yazarınızı hoplattı. (Asi ben oluyorum, Kezban'ınızı gönderdim, hoş geldi Leyla Halid'in Teşvikiye uyarlaması, tebessüm ey okur...)
· Şimdi şu habere bakın; 'Sayın Erdoğan Antalya'da ultra lüks Rixos Otel'de ailece 1 hafta tatil yapıp, tatile yaklaşık 50 bin dolar yani 75 milyar Türk lirası ödedi...' Ve Necip Türk milleti ile O'nun Necip TV'leri, 'yok Pınar'ın O'su, yok Ali Kırca'nın 'bu'su haberleriyle uyurgezer durumda iken... Erdoğan'ın 1 haftalık tatile nasıl 50 bin dolar ödediği, ülkesinde insanlar açlıktan ölüyor iken nasıl bu kadar rahat (Arap Kralı nereden aklınıza geldi şimdi?!) .... Başbakan'ın 'ROL MODELİ' görevinin olduğunu 'NECİP TÜRK MİLLETİ asla sorgulamadı-sormadı, bırakın yazılı-sesli demokratik protestoları, içten konuşmalar yapanın sayısının da çoook az olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz benim kıymetlim sorgulayıcı ey okurum, haksız mıyım?
· Bu 'gösteriş' konusunun içindeki sırrın sırrına bakalım şimdi de, bilgi sağanağına devam; Erdoğan'ın Antalya'da kaldığı Rixos Otel'in sahibi Fettah Tamince gayet yakından izlenmesi gereken bir isim, 34 yaşındaki, 7-8 yıl öncesine kadar Kapalıçarşı'da hanutçuluk yapan Van'lı Fettah Tamince kimilerine göre Rus Yahudilerin kara parasını aklıyor ve de F tipi cemaatin sermayesine de emanetçilik yapıyor ki bu iddialar-kulisler defalarca medyada yer aldı. Tamince'nin yaklaşık 2 yıl önce Hürriyet'te çıkan (26 Nisan 2004) bir röportajında ettiği sözler bence sırrın sırrı adına çoook ilginç.
· Tamince'nin bu röportajında kendini tanımlar iken kullandığı bazı kelimeleri seçip-yan yana dizerek size yazımın başlığında sundum, şimdi genele bakalım, aynı röportajdan seçtiğim diğer satır aralarında gezinelim birlikte, Bay Fettah diyor ki;
· 'Ben Kürdüm, Fetullah Gülen de benim idolümdür, Atatürkçüyüm de... ' Devam ediyor Bay Fettah; 'Fethullah Hoca benim idolümdür evet. Fethullah Hoca benim için bir değerdir, sık sık Amerika'ya gidip ziyaret ediyorum. 12 yaşımdayken Van'da onun misyonunu temsil eden insanlarla görüşmeye başladım. Lisedeyken vaazlarını dinlemek için Antalya'dan İzmir'e giderdim. Hoca Efendi'nin önderlik ettiği, aslında Rus-Türk dostluk derneği olan Tolerans Eğitim Vakfı'nın kurucularındanım. Bu vakfın Rusya'daki okullarına gönülden destek oluyorum. ... Tayyip Bey, tipik Anadolu insanıdır, Tayyip Erdoğan'ın adamı mıyım, evet adamıyım.... Erdoğan çünkü doğru işler yapıyor.' Evet, ne dediniz?! (Şimdi yine yüzlerce küfür ve tehdit e-mal'i gelecek bendenize, kimden demeyin sakın ey beni seven okur)
· Eminim biliyorsunuz da, yeri gelmiş iken bir defa daha aynı yere damlayayım hemen; Bay Fettah elbette tamamen tesadüf olarak geçtiğimiz hafta Antalya-Lara Park`ın ihalesini kazandı. 3500 dönümlük doğal SİT alanına Tamince 49 yıllığına sahip oldu. Yeter, yazarınız burada artık yorumu size bırakıyor.
· Sırrın sırrına ışık tutmaya devam edeceğiz. Güler KÖMÜRCÜ-AKŞAM
|
| • 2 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2006 - TÜRKİYE İLE İSRAİL ARASINDAKİ F-4 UÇAĞI MODERNİZASYONU PROJESİ |
Türkiye ile İsrail arasındaki F-4 uçağı modernizasyonu projesi askıya alındı
İsrail’in Yedioth Ahronoth gazetesi, Türkiye’nin daha önce İsrail’e ihale edilen 500 milyon dolarlık F-4 Phantom savaş uçaklarının modernizasyonu projesini iptal ettiğini yazdı.
Savunma Sanayii yetkilileri ise Türkiye’nin böyle bir ihale gerçekleştirmediğini ifade ederek, “Böyle bir anlaşma yok. Yalnız, F-4 uçaklarının modernizasyonu için görüşmeler sürüyordu. Şimdi bu uçakların hantal olması göz önüne alınarak modernizasyonundan vazgeçildi.” bilgisini verdi.
Yetkili, Türkiye’nin F-16 veya Eurofighter projelerine katılmaya daha sıcak baktığını da belirtti. Ancak İsrail gazetesine göre Türkiye, Lübnan savaşı nedeniyle savaş uçaklarının modernizasyonu işini İsrail’e vermekten vazgeçti.
Gazetenin internet sitesinde yer alan haberde, Türkiye’nin 1997-2003 yılları arasında 54 adet F-4 uçağının yenilenmesi işini İsrail’e verdiği dile getirilerek, bu türden 50 uçağın modernizasyonu projesinin iptal edildiği kaydedildi.
Gazete, Türkiye’den daha önce 1 milyar dolarlık ihale alan İsrail Havacılık Endüstrisi’nin Lübnan savaşı nedeniyle daha fazla iş kaybetmekten endişe ettiğini de duyurdu. Gazetede, üst düzey bir İsrailli askerî yetkilinin, “Türkiye eski müşterimiz ve anlaşmanın iptali çok kötü bir işaret.” şeklindeki yorumu da yer aldı.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2006 - HİLALE KASTEDEN HAÇLI MİSYONERLERİ |
Bir gün gazetede, "ücretsiz İncil gönderilir" şeklinde bir ilan görürsünüz. Hıristiyanların kutsal(!) kitabını incelemek istediğinizde, verilen adrese mektup yazar ve İncil istersiniz. Size, İstanbuldan, Ankaradan, İzmirden, ya da diğer başka büyük merkezlerden birinden hemen ücretsiz bir İncil gönderirler. Caddelerde, sokak aralarında ücretsiz İncil dağıtan misyonerler büyük bir tepkiyle karşılaşınca bu yönteme başvurmaya başladılar. Üstelik bu yöntem ile sadece İncil göndermekle kalmıyorlar, sizi Kutsal Kitap Merkezinin mektup formunda düzenlediği, "Dinin Ötesinde" isimli, yaklaşık 1 yıl sürecek olan kurs programına kaydediyorlar. Mektup yöntemli kurs devam ederken, çalışmalarınızı kontrol etmek ve sizinle tanışmak için bir de misyoner görevlendirerek sıkı bir takip altında alıyorlar. Artık siz, kilise pastörlerinin (Evangalist olan kilise papazlarına verilen isim) tabiriyle, yeni bir misyoner adayı haline geliyorsunuz.
Her şey İsrail İçin Unutmayın ki; artık tek amacınız, Hak din olan İslamiyetin hükümlerini ortadan kaldırmak ve kurulacak olan Büyük İsrail Devletini yeryüzünün efendisi haline getirmek olacaktır. Çünkü misyonerlik faaliyetleri Büyük İsrail Devleti ve arz-ı mevud planından ayrı düşünülemez. Bu sebepledir ki Türkiye, misyonerlerin öncelikli hedefidir. Misyonerlik tarihine şöyle bir göz attığımız zaman görülecektir ki; misyonerler, tıpkı şu anda olduğu gibi tarihte de sürekli bir biçimde Türkiyeyi kendilerine hedef olarak görmüşler ve kendilerine göre kutsal topraklar olan bu vatanı ele geçirmek için var güçleriyle çalışmışlardır. Lâkin gerek Türklerin tarihsel boyuttaki gelenekçi yapısı, gerekse kendi öz kültürlerine ve İslam inancına olan sıkı bağlılıkları, misyonerlerin bu çalışmalarını boşa çıkarmış ve neticesinde bu topraklar üzerindeki hedef ve ideallerinde başarısız olmuşlardır. Bu sebepledir ki bu gün gençlerimizin milli ve manevi değerleri tahrip edilerek dirençleri zayıflatılmaya çalışılmaktadır.
Eski Bir Başpapaz ve İncil Ülkesi Bu kısa girişten sonra, eski bir başpapaz olan İlker Çınarın sözlerini sizlerle paylaşalım. Müslümanken Hıristiyan olan, başpapazlığa kadar yükselen Çınar, daha sonra durumun vahametini kavrayıp saptığı bu yanlış yoldan geri dönmüş ve yeniden Müslüman olmuş. Müslüman olduktan sonra, misyonerlerin Türkiye üzerindeki hedef ve ideallerini ve bu amaçla yapmış oldukları çalışmaları mertçe kaleme alan İlker Çınar, Ozan Yayıncılıktan çıkan "Şifre Çözüldü" isimli kitabında, gerçekleri şöyle dile getirmektedir: "Tarih kitaplarında da görüleceği gibi, kilise odaklı, sekiz defa "siyasi" silahlı haçlı seferleri düzenlenmiş ama başarılı olamamışlardır. Dokuzuncusunu, şimdi silahsız olarak, güçlü ve eğitimli bir kadroyla yapmaktadırlar. Türkiyede faaliyet gösteren misyonerler sık sık "bizim silahımız İncildir" cümlesini tekrarlarlar. Bu toprakları ele geçirmek istemelerinin sebeplerinden biri de bu toprakların, Kutsal Kitaplarında "Vaat edilmiş, Kutsal Topraklar" olarak ifade edilmesidir. Bu vaat edilmiş kutsal toprakları ele geçirebilmek için teorik-pratik oldukça ciddi boyutlarda çalışmalar yapmışlar ve Türkiyeye öyle gelmişlerdir. "İncil Ülkesi" olarak kabul ettikleri bu toprakların, ne yapıp edip ele geçirilmesi gerektiğini yaptıkları çalışmalarda sürekli tekrar etmektedirler."
İsimlerde Saklanan şifre Bu hedefler çerçevesinde her yıl ülkemizde misyonerlerin büyük bir toplantısı yapılmaktadır. Bu yılda Mersin Kızkalesi Olbios Otelinde 30 Ağustos- 2 Eylül tarihleri arasında bu toplantının yapılacağı iddia edilmektedir. Otelin web sitesine girildiğinde görülecektir ki Olbios "mutluluk ve bahtlılık dağıtan yer, mekân" anlamına gelmektedir. Aynı web sitesinde otelin konumunu belirtmek için kullanılan "Tanrıların Kralı Olbalı Zeusun mutluluk ve bahtlılık dağıttığı, adının zenginlikle anıldığı KUTSAL TOPRAKLAR üzerinde kurulu Olbios Marina Resort Hotel" ifadeleri oldukça anlamlıdır. Bu yıl 6.sının yapılacağını öğrendiğimiz Kurtuluş Kiliseleri Konferansı hakkında daha fazla bilgi almak için Olbios oteli aradık ve 30 Ağustos-2 Eylül tarihleri arasında rezervasyon yaptırmak istedik. Telefonun diğer ucundaki görevli biraz duraksadı. Biz ise, konferanstan haberimiz olduğunu, katılabilmek için aradığımızı söyleyince derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: Biraz bekledim, kusura bakmayın. Çünkü bu konferansı bilip bilmediğinizi öğrenmek istedim. Konferansla ilgili organizasyonu kendilerinin yapmadığını sözlerine ekleyen görevli Apostolik Adventure Touru aramamızı istedi. Bu isim dikkatimizi çekti ve araştırdık. Gördük ki Apostolik, Elçisel anlamına geliyor ve Hıristiyanlar, davalarından hiçbir zaman vazgeçmeyen ve her türlü olumsuzluğa rağmen dinlerini yayan misyonerlere bu isimi veriyorlar. Yani, bu seyahat şirketi de yine misyonerlere ait. Gerisini siz düşünün artık.
Amaç Türkiyeyi Bölmek
Ülkemizde faaliyet gösteren misyonerlerin asıl amacının, toplumsal farklılıklardan faydalanarak ülkemizi bir kaos ortamına sürüklemek olduğu ve netice itibariyle de büyük İsraile zemin hazırlanmak istendiği açıkça ortada. Bunun için de öncelikle Kürt ve Alevi olan vatandaşlarımıza yönelik çalışmalarına hız veren misyonerler, yapmış oldukları toplantılarda almış oldukları kararlar doğrultusunda hareket etmektedirler ve kendilerine yurt dışından gönderilen başpapazın talimatlarını uygulamaktadırlar.
Büyük Papaz Beyaz Saraydan mı? 2002-2005 yılları arasında Ankara TED Kolejinde İngilizce öğretmenliği yapan adı bizde saklı bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının, bizzat Türkiyedeki Protestan misyonerleri organize etmek ve bu misyonerlerin çalışmalarında yardımcı olabilmek için onlara para transferi yapmakta dahil birçok olağanüstü yetkilerle ABD tarafından atandığı ileri sürülmektedir. Şu an itibariyle Amerikada olan bu şahsın aynı zamanda CIA adına Irakta çalışmalar yaptığı da öne sürülmektedir. Bu şahısla ilgili en ilginç bilgi ise, İngilizce öğretmenliği için başvurduğu Dicle Üniversitesinden kabul görmüş olmasıdır. Bu derin misyonerin önümüzdeki günlerde Diyarbakıra gelecek olması, yer olarak niçin özellikle Diyarbakırı seçtiği sorusunu akla getirmektedir. Yoksa amaç; yurt dışında yaşayan bir cemaat önderinin 1998 yılında Papaya yazdığı mektupta geçen Doğuda kurulacak olan bir üniversitenin temellerini atmak mıdır? Ya da doğudaki asil vatandaşlarımızın etnik farklılıklarını fırsat bilip misyonerliği bu bölgelere daha çabuk yaymak mıdır? Bunlar elbette üzerinde düşünülmesi gereken ve sadece düşünmekle de yetinilmeyip haklarında gerekli tahkikatın yapılması lüzumlu olan olaylar ve bu olaylar neticesinde ortaya çıkan akıllara durgunluk veren sorulardır.
Hedef kitle çocuklar Her fırsatta "milletçe az okuyoruz" denilse de, aslında günlük hayatta birçoğumuz kitaplarla, gazetelerle ve dergilerle haşir neşir durumdayız. Hatta yıllardır "kitabın iyisi kötüsü olmaz" diyerek ne bulduysak, hiçbir elemeden geçirmeden okuduk. Lâkin araştırıldığı zaman görülecektir ki, gerçekten kötü diyebileceğimiz yayınlar ve bu yayınları bizlere ulaştıran yayın evleri mevcut. İşte onlardan biri! Kucak Yayıncılık. Bir misyonerlik kuruluşu olan bu yayın evi, gerek büyüklere yönelik basıma hazırladığı kitaplarla gerekse çocuklara yönelik yayınlamış olduğu çocuk dergileriyle misyonerlik faaliyetlerini Türkiyede okuyucularıyla buluşturmaktadır. Özellikle 11 yıldır basımına devam edilen ve iki ayda bir yayımlanan Kucak Çocuk Dergisi, çocuklara sunduğu yazı ve resim içeriğiyle minicik beyinleri yıkamaya ve ülkemizin temellerini sarsmaya devam etmektedir. Misyonerlerin Yaz Kampları Özellikle okulların tatile girdiği ve bastıran sıcaklarla birlikte "ah bir tatil yapsak da kendimize gelsek" dediğimiz bu yaz aylarında, şer güçler yine boş durmamakta ve yaz kampları adı altında güzel ülkemin umut vaat eden gençlerine kendi inanç ve düşünce sistemlerini empoze etmektedirler. Emniyet Genel Müdürlüğünün Jandarma ile işbirliği yaparak hazırladığı rapor, son dönemde 8 ayrı grubun toplam 230 misyoner kilisesi açtığını belirlemiştir. MGKya da sunulan raporda son iki yılda İstanbulda 87, Ankarada 54, İzmirde 40, Bursada 16, Antalyada 13, Diyarbakırda 11, Mardinde 9 korsan kilisenin açıldığı belirlendi. Raporda Misyonerlerin Türk vatandaşlarını kendilerine çekmek için her yıl İzmir, Kuşadası, Bodrum ve Antalyada yaz kampları düzenledikleri bilgisine yer verildi. Kamplarda katılımcılara bir hafta boyunca dini eğitim verildiği saptandı. Bu tip kampları düzenleyen kuruluşlardan birinin de, özellikle yapmış olduğu misyoner içerikli yayınlarla dikkatleri üzerine çeken Kucak Yayıncılık olduğu ileri sürülmektedir. 7-16 yaş arası çocuklara Yaz Kampı adı altında Hıristiyanlık propagandası yapan bu grup, 2006 yılı Haziran ve Temmuz ayları içerisinde bu faaliyetlerini Kapadokya Bölgesinde düzenlediği iddia edilmektedir. Bu yılki kampa Afrikalı bir misyonerle, bu misyonerin Türk olan eşinin önderlik ettiği iddia edilmektedir. Halen Ankara Dikmende ikamet ettiği öğrenilen bu ailenin, aynı zamanda yine Ankara Çiğdemde bulunan OASIS (Uluslar arası Bağımsız Okul)de İncil teolojisi dersleri verdiği öne sürülmektedir. 23 Haziran 2006 saat 10:30 da, 135 çocuk bu kamp için Kapadokyaya, Ankarada bulunan Kurtuluş Kilisesinin önünden gönderildiği öğrenilmiştir. Ki; bu çocukların arasında, bizzat kilise pastörlerinin çocukları da vardır. Kendisiyle internet üzerinden yapmış olduğumuz görüşmede; "Türk Dil Kurumundaki karşılığıyla misyoner; görev almış, görevlendirilmiş demektir. Bu bağlamda ben ve dokuz yaşındaki oğlum misyonerdir" diyen, Samsun Agape Kilisesi Pastörü Orhan Ant, dokuz yaşındaki oğlunu da, kendisiyle yaşıt olan Müslüman çocuklarını bu kamplarda Hıristiyan yapsın diye mi misyoner olarak yetiştirmiştir? Elbette bu da üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir sorudur.
Vatikandan Yaz Kampına Özel Teşkilat Aytunç Altundal, Türkiyede ve dünya platformunda belki de misyonerliği ve amaçlarını en iyi bilen ve en doğru şekilde tahlil eden isimlerden birisi. Bu araştırma için kendisiyle yapmış olduğumuz görüşmede yaz kamplarına da değinen Altundal, "Yaz kampları da misyonerliğin en önemli araçlarından birisidir" diyerek, özellikle Vatikanın bu konuda yapmış olduğu çalışmalardan bizler için örnekler verdi: "Bu yaz kampları meselesi de 1947den beri gündemde. Vatikanın bu hususta iki teşkilatı var. Fokolare ve Catacumenente. Bu iki teşkilatın görevi; gençleri, özellikle de İslam dünyasındaki gençleri, Hıristiyan gençlerle bir arada, yaz kamplarında bulundurmaktır ve orada onlara Hıristiyanlığın propagandası yapılır. Bunlar uzun zamandır yapılıyor. Hatta bir de Protestanlar bir gemi tutarak geliyorlar ve İzmir, Marmaris, Bodrum ve çevresinden Antalyaya kadar, gençleri gemilere alıp dolaştırıyorlardı. Bu esnada da propaganda yapıyorlardı. Ve enteresandır, o geminin, yani o misyoner gemisinin Yunanistana girişini, Protestan oldukları için Yunanistan yasaklamıştı. Durum bundan ibarettir."
Fakir Aile Çocuklarına Yöneldiler "Antalya bölgesi, Bodrum ve Yalova taraflarında birtakım tatil amaçlı kamplar kuruyorlar ve çocukları oraya taşıyorlar. Tabi, maddi gücü zayıflamış olan Türk halkı, çocuğunu tatile götüremiyor. Bunlar bunu bildikleri için, çok güzel değerlendirdiler. İşte, yaz okulu, yaz kampı adı altında fakir aile çocuklarını sözüm ona ya denize girecek, ya ormanlık bir yerde tatil yapacak adıyla alıyorlar ve bu arada da tabi beyinler onların istediği yöne doğru yönlendiriliyor." diyen Sevgi Erenerol, bir Hıristiyan. Aynı zamanda Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla ilişkiler Sorumlusu olan Erenerol, bugün Türkiyedeki misyonerlik faaliyetlerinin artık devlet eliyle yapılır olduğunu öne sürüyor.
Birileri Ülkeyi Peşkeş Çekiyor "Misyonerlik faaliyetleri artık yasal! İşin garip tarafı da burada. Artık bugün devlet eliyle misyonerlik yapılır oldu. Bugün söylenenlere göre Türkiyede kırk bin ev kilisesinin varlığından söz ediliyor. Ama bu da acaba tam net rakam mı? Kırk bin zaten muazzam bir sayı. Yani kırk bine ulaştıysa, bence bunu ikiye de katlamışlardır. Geçmişte bu tür faaliyetler yasaktı. Emniyet güçleri bu tür faaliyetlere izin vermezdi. Hatta herhangi bir yerde, dinsel içerikli bir toplantı oldu mu, hemen müdahale edilirdi. Ama şimdi ne yazıktır ki, devletimiz bu bölücü faaliyetler hakkında düzenlemeler getirdi, yasalar çıkardı. Artık misyonerlik, devlet eliyle yapılır oldu. Demek ki birileri rahatlıkla bu ülke topraklarının birilerine peşkeş çekilmesine yeşil ışık yaktı." diyerek, bu ülke üzerinde oynanan oyunlardan duyduğu rahatsızlığı dile getiren Erenerol, Osmanlının da tıpkı bu tür misyonerlik faaliyetlerinden dolayı yıkıldığını hatırlatıyor ve uyarıyor: "Tezgâh aynı tezgâh. Geçmişteki yapılan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ayaklandırılarak bölgeden gitmek zorunda bırakılan Ermeni vatandaşlar nasıl mağdur oldularsa, bugün Güneydoğudan gitmek zorunda kalan Kürt kökenli vatandaşlarımız da yine aynı merkezler tarafından mağdur ediliyor. Ve oraları Türklere verilmiyor. Kimse çıkıp bunun nedenini sormuyor. Peki, o göçe zorlanan insanların boşalttıkları yerlere Türkler mi yerleştirilmiş? Orada toprak alış verişini kimler yapıyor, kimler yönlendiriyor? Onu niçin açıklamıyorlar? İşte dün Ermeniye oynanan oyun, bugün Kürt vatandaşlarımıza oynanıyor."
"MEB Tavsiyeli" Misyonerlik Yavuz Bülent Bakilerin dizelerinde söylediği gibi; "Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara/ Barışta düştü üstüme gölge-gölge haç..." Birilerinin cennet vatan ülkemizi birilerine peşkeş çektiği günümüz Türkiyesinde, dışarıdan gelen misyonerlerin yanı sıra, içimizdeki misyonerlere karşı daha da dikkatli olmamız gerektiğini her geçen gün çok daha iyi anlıyoruz. Bu hususta Milli Gazetenin 12 Aralık 2005 Pazartesi ve 6 Temmuz 2006 Perşembe tarihlerinde manşetten vermiş olduğu haberler ise, oldukça önemli. "MEB Tavsiyeli Misyonerlik" ve "MEBde Bir Skandal Daha" başlıklı haberlere göre; Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunun tavsiye kararlarına uygun olarak hazırlanan ve ilkokul çocuklarına ücretsiz olarak dağıtılan çocuk kitaplarında açıkça Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır. Bu haber, Sevgi Erenerolun devlet eliyle misyonerlik yapıldığı iddiasının bir kanıtı gibidir. Askerden misyonerlik raporu Ülkemizdeki misyonerlik çalışmaları yalnızca İslamî duyarlılığı olan sivil vatandaşı rahatsız etmiyor elbette. Özellikle devlet güvenliğini tehdit edecek dereceye ulaşan misyonerlik çalışmalarından ordumuz da oldukça rahatsız. 2005 yılı içerisinde TSKnin yayınlamış olduğu "Ülkemizdeki ve Dünyadaki Misyonerlik Faaliyetleri" başlıklı raporda, misyonerlerin Türkiye üzerindeki emellerine dikkat çekilerek "Misyonerler, 2020 yılına kadar Türkiye nüfusunun yüzde 10unu Hıristiyanlaştırmak istemektedirler." denmektedir. Ülke güvenliğini tehdit eden boyutlara ulaşan misyonerlik faaliyetleri ise raporda geçen şu cümle ile özet bulmaktadır. "Misyonerler faaliyeti kendi iddiasının aksine yalnızca dinsel bir olgu değildir. Dinsel boyutları çok aşan ekonomik, sosyal, kültürel boyutları olan bir tür nüfuz etme aracıdır"
İki Mantıklı Din: Diyalog "Dinler arasında diyalog diye bir şey olamaz" diyen uzman araştırmacı Aytunç Altundal, diyalog kelimesinde saklı duran ihaneti ve bu kelimenin Vatikan literatüründe ne anlama geldiğini şöyle ifade ediyor: "Dinler arası Diyalog diye bir olay olmaz. Neden? Dindarlar arasında diyalog olur, kültürler arasında diyalog olur, kültür adamları arasında diyalog olur. Diyalog, siyasi bir kavramdır ve dine adapte edilemez. Mesele burada. Bu birincisi husustu. İkincisi; diyalog demek, dia-logos demektir. Yani iki mantık demektir. Bu ise dinin mantık açısından ele alınmasını, rasyonalizm açısından ele alınmasını öngörüyor demektir ki bu zaten dinen caiz değildir. Hata buradadır. Fethullah Gülen ve çevresinin yaptığı en büyük hata, diyalog kelimesinin ne anlama geldiğini, Hıristiyan literatüründe ne anlam ifade ettiğini bilmemelerinden kaynaklanıyor. Şimdi; dia-logos iki mantık demektir. Logos, aynı zamanda İsa demektir. Logos, iki İsayı ele almak demektir. Onun için böyle bir diyalog mümkün değildir. İslam dininde de dinler arası diyalog diye bir kavram yoktur ve olması da imkânsızdır. Ama dindar bir Müslümanla dindar bir Hıristiyan oturup konuşabilir. Görüş alışverişinde bulunabilirler. Ama dinlerin arasında diyalog kurulamaz. Çünkü dinlerde (dia-logos) iki tane logos yoktur."
Vatikanın Diyalogdan Maksadı: Misyonerlik "Dinler Arası Diyalogdan bizim çıkardığımız sonuç ile Vatikanın vardığı netice birbirinden çok farklı. Vatikan, diyalogdan Müslüman dünyasına kendi tezlerini kabul ettirme, alıştırmayı anlıyor. Tek taraflı bir çıkar söz konusu. Mevcut potansiyel tehlike çok iyi hissedilmedi ve kavranılmadı." diyen araştırmacı Tuncer Günay, misyonerlik.coma vermiş olduğu röportajda bu ifadeleri kullanırken; Günayı destekler mahiyetteki bir diğer açıklama da, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Kelâm Bilim Dalı Öğretim üyesi olan Prof. Dr. Nadim Macitten geldi. Macit, 2023 dergisinin Mayıs 2005 tarihli sayısında yayınlamış olduğu makalesinde şu ifadelere yer verdi: "Hoşgörü ve diyalog; stratejik nöbet değişimine bağlı olarak küresel aktörlerin İslam dünyasına yönelik işgalci ve sömürgeci hareketlerini en etkili biçimde meşrulaştıran bir din anlayışı sunma projesidir. Bunun adı da küresel stratejik amaçlara uydurulmuş "Ilımlı İslam" projesidir. Aktörleri ise, uluslar arası boyut kazanmış bir cemaat ve bu cemaatin üniversitelere, özellikle ilahiyat fakültelerine kadar uzanan açık ve gizli sözcüleridir"
Vatikan Tasdikli Diyalog Olay ne kadar da garip değil mi? Ortada, kendilerine İslamiyet içerisinde yer bulan bir grubun, "bu da bir tebliğ yoludur" diyerek, can siperâne savundukları bir hareket mevcut. Lâkin, düşlerde yatan gerçeğin hiç de kendilerinin inandıkları ve söyledikleri kadar masum olmadığı açıkça ortada. Buna en büyük delil ise, Papa 2. Paulun 1991 yılında yayınlamış olduğu rapor. Aynı zamanda kilisenin misyonu doğrultusunda nasıl çalışacağını ve hangi amaçlara hizmet edeceğini açıkça ifade eden bu raporda yer alan şu cümleler, aslında gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor: "Dinlerarası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesihi ve İncili bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendine çağırmakta vahyinin ve sevginin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir..." (Redemistoris Missio: "Kurtarıcı Misyon" Papa Paul ll, Roma 1991)
CIAnin İslamiyet Raporu Bizzat CIA tarafından Mart-2003te yayınlanan İslamiyetle ilgili raporda, İslam dünyası 4 başlıkta şöyle sıralanıyor. 1.Kökten dinciler 2.Tutucular 3.Ilımlılar 4.Laikler Bu kategorizeden sonra özellikle ABDnin başarıya ulaşabilmesi adına halkı Müslüman olan ülkelerde yapılması gereken faaliyetler şu şekilde özetleniyor: "Önce "Ilımlı İslamcılar" desteklenecek. Çalışmaları ve görüşlerinin yayınlanması ve dağıtılmasına maddi katkı sağlanacak. Daha geniş kitlelere ve özellikle gençlere ulaşmaları teşvik edilecek. Sivil toplum kuruluşları kurmalarına, eğitim için yer bulmalarına ve politik süreç içinde gelişmelerine destek olunacak. Görüşlerini yaymak için web sitesi, okul, enstitüler kurmalarının önü açılacak ve ılımlı İslamın kitlelerin alternatifi olmaları sağlanacak." Raporun daha sonraki bölümlerinde ise Türkiyeyi ilgilendiren konulara değiniliyor. Rapora göre Türkiyede en iyi ittifak Ilımlı İslamcılarla yapılabilir. Raporun 38. sayfasında, Ilımlı İslamcı olarak Türkiyeden Fethullah Gülenin ismi geçiyor. "Fethullah Gülen puts forward a version of Islamic modernity that is strongly influenced by Sufism and stresses diversity, tolerance, and nonviolence." Bu raporun, özellikle misyonerlik faaliyetleri ile birlikte gündeme gelen ve dindar kesim tarafından ılımlı Protestanlıkla eş tutulan ılımlı İslam projesi ile olan paralelliği dikkat çekici.
Sahipsiz Vatanın Batması Haktır Bu noktaya kadar ortaya konulan bilgi, belge ve görüşler ışığında anlaşılan odur ki; bugün yeryüzünde toptan ifsada sebebiyet verecek bir çalışma içerisine girilmiştir. Yeni bir dünya, ya da diğer adıyla İslamsız bir dünya projesi adı altında tek bir dini, tek bir dili, tek bir görüşü olan ve bütün bir dünyayı kapsayacak boyutlara ulaşması amaçlanan bir dünya projesinin uygulanma aşamasındayız. Bu projenin en önemli bölümünü ise Türkiye ve Türkiye üzerinden ulaşılması planlanan hedefler ve stratejik noktalar teşkil etmektedir. Bu projenin en önemli saç ayaklarından birisi de misyonerlik faaliyetleridir. Aynı zamanda projenin dini boyutunu da oluşturan bu faaliyetler, açıkça görülmektedir ki, bugün bütün bir dünyaya olduğu gibi ülkemize de sınır güvenliği ve stratejik güvenlik açısından tehdit oluşturmaktadır. Dinler arası Diyalog ve Ilımlı İslam safsatalarının doruk noktaya ulaştığı günümüz dünyasında, Müslümanların çektikleri acı, keder, üzüntü ve işkenceler asla gözlerden kaçmamaktadır. Dün 11 Eylül bahanesiyle İslam Dünyasına karşı yeni bir Haçlı Seferi başlattığını açıkça ilan eden Bush ve yandaşlarının Ilımlı İslam ya da Dinler Arası Diyalog projeleri nasıl olur da kabul görebilir? Vatikanda Türk bayrağını paspas yapıp üzerinde poz veren bir papaya karşı nasıl olurda sevgi ve saygı dolu ifadelerle mektuplar yazılır? Asla unutulmamalıdır ki; bütün bu faaliyetlerin tek bir amacı vardır; o da bu ve benzeri projelerle Müslümanları kendi öz kimliklerinden soğutarak yeryüzünde İslamsız bir dünya kurmaktır. Ne güzel de demiş şair: "Sahipsiz bir vatanın batması haktır/ Sen sahip çıkarsan, bu vatan batmayacaktır" Gelin hep birlikte dinimize, vatanımıza ve ümmete sahip çıkalım… İşte o gün, Allahın vaadi ümmete çok ama çok yakın olacaktır…
Fatih BUDAK
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2006 - KENDİNİ TANRI SANAN AKADEMİSYEN |
Altmış yaşıma gelmek üzereyim, "Ne oldu yaşamımın temel sorusu?" diye kendime bir soru sorduğumda, şu günlerde böyle bir soruya verdiğim yanıt: "Nasıl yaşayacağım bilgimle?" sorusu oluyor. Belki de, temel sorumun ne olduğu sorusu, temel sorumdur, kim bilir? Çağım insanının en ağır sorusu da bilgisiyle nasıl yaşayacağı sorusu olsa gerek. Bilgi çağı diyor da bilgiyi bilmiyor, hadi bilgiyi bildi diyelim, onunla yaşamayı bilmiyor. Yaşamla bilgi arasındaki uçurum gittikçe büyüyor. Bu kitaptaki yazılar akademik yaşamdaki bilgi-yaşam ilişkisini sorgulayan denemelerden oluşuyor. Bir mühendis felsefeci olarak, mühendislik yaşam ilişkisine şöyle bir değinip, felsefenin ülkemdeki serüveni üstüne imalarda bulunduğum bu yazılar, Anadolu topraklarından çağımın bilgisine atılan çığlıklar olarak anlaşılmalı. Elbette uslu çığlıklar. Kültürümüzün köklerine doğru çıkılacak yolculuklar için açılabilecek yeni yolların ıssızlığında yankılanan sessiz çığlıklar. Duyacak olanlar bulunur umuduyla yazılmışlardır. Yazılacaklardır. Bu topraklardan dünyaya yazıp, bilgi okyanusuna bıraktığım şişe içindeki notlardan biridir bu kitap. - Ahmet İnam-
Özlem Yıldız'ın haberi
ODTÜ Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Ahmet İnam, son kitabı "Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi" ile akademik dünyayı karıştıracak.
"Kör bir koşuşturma! Herkes o denli meşgul ki, ne ürettiğini, ne adına ürettiğini durup sorgulayacak vakit yok" diyen Prof. İnam, üniversiteyi şöyle tanımlıyor: "Muhasebeciler yönetiyor üniversiteleri, muhasebeci denetçileri... Muhasebe kültürü! Müşterileri öğrencilerdir, proje veren şirketlerdir, öğrenci velileridir. Onlara iyi 'servis' yapmak gerekir. Yoksa yıldızlarınızı söküverirler. Entelektüel oteller!" Prof. İnam, profesörleri de 'Taklitçi', 'Ev ödevini yapar gibi işini yapanlar', 'Yenilik tazısı olanlar', 'Malumatfüruşlar' ve 'Dümdüz profesörler' olmak üzere 5'e ayırıyor ve şöyle tarif ediyor: "Taklitçiler, profesör rolü oynarlar. Bunlar kendi fikri oluşmamış, silik profesörlerdir. Ev ödevi yapar gibi çalışanlar, bağımsız düşünme gücünden yoksundurlar, sürekli çalışırlar. Yenilik tazısı olanlar, yeni olanın ardında gitmeyi yenilikçilik sanırlar. Kafalarından malumat fışkıran hocaların çoğu zaman kafaları karışıktır. Geliştirilmiş savları yoktur, kesin konuşmaktan ödleri kopar. Dümdüz profesörler de çok sığdır."
ZULMEDEN KASINTILAR
İnam, "Akademisyenler, Tanrı mıdır?" diye de soruyor ve şöyle devam ediyor: "Bazıları kendilerini öyle sanıyor. İçinde bulundukları topluluklarda süregelen yaşam, onda şişirilmiş bir benlik oluşumuna yol açıyor. Bu balon benlik, ondaki ortalamayı aşamayan yeteneğini gizleme kaygısından kaynaklanıyor olabilir. Bir de ortalama akademisyen kasıntısı diye bir durum var. Topluluk içinde, öğrenciler karşısında yetersizliğini kavramış bu vasati insan, olduğu ile olmayı umduğu arasında boşluktan dolayı acı çeker. Bu acı, onu kendisine, öğrencilere ve diğer akademisyenlere zulmetmeye götürür. Sürekli olay çıkarır, küser, kavga ederler."
TEMBEL, BIKKIN HOCALAR "Türkiye'de tembel, bıkkın, yorgun hocalar var. Heyecanını yitirmiş, yurtdışından gelmiş gençler var. Terfi edince heyecanları bitiyor" diyen Prof. İnam, ideolojik hesaplarla üniversiteyi ele geçirmeye çalışanlar olduğunu da söylüyor. Prof. İnam, "kendi inançları dışındaki görüşlere tahammül edemeyenlerin üniversiteyi ele geçirir geçirmez Batı'daki muhasebe üniversitesini hemen hayata geçireceklerini" yazıyor.
(Sabah)
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.
Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir.
Kategoriler
Arkadaşlarım
• romanyazilari • arzumeyp • denizkurdu • ctella • spil • gurbet955
|